AYLIK BÜLTEN - 2026 TEMMUZ
EKONOMİ GÜNDEMİ
Ticari Kredilere Erişim Zorlaşırken
Şirketler Ne Yapmalı?
Piyasa gözlemlerimiz,
bankaların ticari kredi kullandırımlarında son derece ihtiyatlı hareket
ettiğini göstermektedir. Bu gözlem sektör verileriyle de
desteklenmektedir: bankaların takipteki alacakları bir yıl içinde yaklaşık %78
artışla 728,8 milyar TL'ye yükselmiş, 2026 yılının ilk altı ayında konkordato
talebinde bulunan şirket sayısı ise geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık %30
artarak 1.240'a ulaşmıştır.
Dikkat çeken bir diğer
nokta, kredi değerlendirme süreçlerinde şirketlerin finansal tablolarının tek
başına yeterli görülmemesidir. Bankalar giderek artan ölçüde, beyana
dayalı verilerin yerine doğrulanabilir işlem verilerine ağırlık vermektedir:
kredi sicil kayıtları, elektronik fatura ve katma değer vergisi beyanlarına
yansıyan ciro, satış noktası terminali (POS) tahsilat hacmi, çek ödeme
performansı ve gecikme geçmişi bugün en az bilanço kadar belirleyicidir.
Bu yaklaşımın arkasında başlıca şu
faktörler bulunmaktadır:
• Bankalara
uygulanan kredi büyüme sınırlamaları. TCMB'nin zorunlu karşılık uygulaması
kapsamında, sekiz haftalık dönemde küçük ve orta büyüklükteki işletmelere
(KOBİ) kullandırılan TL kredilerde büyüme sınırı %4,5, KOBİ dışı işletmelerde
ise %2 seviyesindedir. Sınırı aşan bankalar ilave yükümlülüklerle
karşılaşmaktadır. Bu, kredinin fiyatla değil, kotayla dağıtıldığı anlamına
gelmektedir.
• Devlet
İç Borçlanma Senetlerinin (DİBS) bilanço açısından avantajlı konumu. Bu
araçlar bankalar için sermaye yükümlülüğü doğurmamakta, karşılık ayrılmasını
gerektirmemekte ve kredi büyüme sınırlamasının kapsamı dışında bulunmaktadır.
Bu durum, sınırlı bilanço kapasitesinin kamu kâğıtlarına yönelmesine yol
açmaktadır.
• Artan
konkordato ve iflas riskleri. Burada belirleyici olan yalnızca başvuru
sayısındaki artış değildir. Geçici mühlet kararıyla birlikte icra takipleri
durduğundan, banka teminatını uzun süre paraya çevirememektedir. Bu nedenle
bankalar nakit akışına dayalı kredilendirmeden uzaklaşarak, hızlı nakde
dönüştürülebilir teminat talep etmektedir.
• Şirketlerin
gerçekçi nakit akış projeksiyonları sunamaması.
• Finansal
tabloların doğruluğuna ve sürdürülebilirliğine yönelik güven sorunları.
Bu koşullar altında
bankalar, sınırlı kredi kotalarını mümkün olduğunca düşük risk profiline sahip
ve uzun vadede yüksek değer yaratabilecek müşterilere yönlendirmektedir. Dolayısıyla
yalnızca güçlü finansal tablolara sahip olmak yeterli olmayabilir. POS
tahsilatlarının aynı bankadan geçmesi, maaş ödemelerinin ilgili banka üzerinden
yapılması, ticari tahsilat hacminin bankada toplanması ve uzun süreli müşteri
ilişkisi gibi unsurlar da kredi tahsis süreçlerinde önemli avantaj
sağlayabilmektedir.
Mevcut finansman koşulları devam ettiği
sürece şirketlere önerilerimiz şunlardır:
• Kredi büyüme sınırlaması kapsamı dışındaki kaynakları
önceliklendirin: İhracat, yatırım, tarım ve kamu alanlarında
kullandırılan krediler ile Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve
Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) desteğiyle veya uluslararası kalkınma
finansmanı kuruluşlarının kaynaklarıyla sürdürülebilirlik kapsamında
kullandırılan TL krediler, bankaların büyüme sınırlarının dışında
tutulmaktadır. Yatırım teşvik belgesi alınması, ihracat işlemlerinin doğru
yapılandırılması veya uygun bir sürdürülebilirlik projesinin tanımlanması,
bankanın kota kısıtını ortadan kaldırmakta ve erişimi belirgin biçimde
kolaylaştırmaktadır. Mevcut koşullarda en yüksek getirili adım budur.
• Banka ilişkilerini konsolide edin: İşlem hacmini çok sayıda banka arasında dağıtmak
yerine, stratejik olarak belirlenen sınırlı sayıda banka ile derin ilişkiler
kurmak kredi erişimini kolaylaştırabilir. Aynı nedenle, çok sayıda bankaya
eşzamanlı kredi başvurusu yapılmasından kaçınılmalıdır; yoğun sorgulama kredi
notunu olumsuz etkileyebilmektedir.
• Nakit akış projeksiyonları hazırlayın: Bankalar artık yalnızca geçmiş performansı değil,
şirketin gelecekte borcunu nasıl geri ödeyeceğini de görmek istemektedir.
Düzenli olarak güncellenen kısa vadeli nakit akış tablosu, şirketin kendi işini
yönettiğini gösteren en güçlü belgedir.
• İlişkili taraf işlemlerini azaltın ve belgelendirin: Şirket ile ortaklar arasındaki yoğun para
transferleri, kredi analizinde şirketten nakit çıkışı olarak yorumlanmakta ve
dosyaların çoğu zaman gerekçe belirtilmeksizin olumsuz sonuçlanmasına yol
açmaktadır. Ortaklardan alacaklar kaleminin sadeleştirilmesi, kısa vadede
yapılabilecek en etkili iyileştirmelerden biridir.
• Alternatif finansman kanallarını değerlendirin:
Finansal kiralama, faktoring, tedarikçi finansmanı, Kredi Garanti Fonu destekli
yapılar ve Türk Eximbank kaynakları, klasik ticari kredinin daralması
karşısında tamamlayıcı çözümler sunabilmektedir. Reeskont kredilerinde
kullandırım süreçlerinin uzayabildiği dikkate alınarak, başvuruların nakit
ihtiyacından belirgin şekilde önce yapılması önerilmektedir.
• Kredi başvurularını profesyonel bir kredi dosyası ile
destekleyin: Finansal tabloların
yanı sıra faaliyet modeli, nakit akışı, yatırım planları, risk yönetimi ve geri
ödeme kapasitesini ortaya koyan kapsamlı bir dosya, bankaların karar alma
sürecinde önemli bir fark yaratmaktadır. (Quartz Audit & Consulting
olarak kredi dosyası hazırlığı sürecinde yanınızdayız.)
Mevcut tablo, bankaların isteksizliğinden
çok, düzenleyici çerçevenin belirlediği bir kısıttan kaynaklanmaktadır. Bu
nedenle koşulların kalıcı olduğu varsayılmamalıdır. Bununla birlikte, Temmuz
enflasyon verilerinin ortaya koyduğu dirençli görünüm dikkate alındığında,
kredi büyüme sınırlamalarının kısa vadede belirgin biçimde gevşetilmesi
ihtimali zayıflamıştır. Faiz indirim sürecinin başlaması dahi, sınırlamaların
eşzamanlı olarak kaldırılacağı anlamına gelmemektedir; makro ihtiyati araçlar
genellikle faiz politikasından bağımsız ve daha yavaş bir seyir izlemektedir.
Her iki senaryoda da yukarıda sıraladığımız adımlar değerini korumaktadır. Bu
nedenle şirketlere, mevcut koşulları geçici bir kriz tedbiri olarak değil,
kurumsal altyapının güçlendirilmesi için bir fırsat olarak değerlendirmelerini
öneriyoruz.
Türkiye'de Dezenflasyon Süreci Yavaşlıyor
Temmuz ayında Tüketici Fiyat Endeksi
(TÜFE) aylık bazda %1,78, yıllık bazda %31,75 olarak gerçekleşti. Her iki rakam
da piyasa beklentilerinin bir miktar altında kalmakla birlikte, dezenflasyon
sürecinin belirgin şekilde yavaşladığı görülmektedir. Haziran ayında aylık
artış %0,99, yıllık oran %32,11 seviyesindeydi; bir ay içinde aylık artış
neredeyse iki katına çıkarken yıllık oran yalnızca 36 baz puan gerilemiştir.
Aylık artışa en yüksek katkıyı 0,44 puan
ile ulaştırma, 0,40 puan ile gıda ve alkolsüz içecekler, 0,27 puan ile konut,
su, elektrik ve gaz grupları yapmıştır. Ulaştırma ve enerji kalemlerindeki
yükselişte son dönemde artan petrol fiyatlarının etkisi belirgindir.
Bununla birlikte, direncin yalnızca enerji
kaynaklı olduğunu söylemek yanıltıcı olacaktır. İşlenmemiş gıda, enerji,
alkollü içecekler, tütün ve altın hariç tutularak hesaplanan çekirdek gösterge
Temmuz ayında aylık %1,66, yıllık %30,98 olarak gerçekleşmiştir. Manşet enflasyonla arasındaki farkın 12 baz puanda
kalması, fiyatlama davranışındaki katılığın geniş tabanlı olduğuna işaret
etmektedir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB)
Piyasa Katılımcıları Anketi de kısa vadeli beklentilerde bozulmayı
doğrulamaktadır: cari yıl sonu TÜFE beklentisi %29,14'ten %29,21'e, on iki ay
sonrası beklenti %23,81'den %23,95'e yükselmiştir.
Açıklanan veriler sonrasında
piyasa, yıl sonuna kadar toplam 100–300 baz puan arasında faiz indirimi
beklentisini fiyatlamaya devam etmektedir. TCMB'nin yıl içindeki bir sonraki
toplantısı 10 Eylül'de olup beklenti bandının bu denli geniş olması, piyasa katılımcıları
arasındaki görüş ayrışmasının yüksekliğine işaret etmektedir.
Mevcut görünüm bir gerilim
barındırmaktadır. Enflasyondaki direnç sıkı duruşun korunmasını gerektirirken,
iki ayrı kanaldan faiz indirimi yönünde baskı oluşmaktadır. Birincisi kamu
kesiminin borç çevirme yüküdür; Hazine yalnızca Ağustos ayında 596,3 milyar
TL'lik borç ödemesine karşılık 536,7 milyar TL'lik iç borçlanma
gerçekleştirecektir. İkincisi ve şirketler açısından daha belirleyici olanı,
reel sektörün kredi ve refinansman ihtiyacındaki artıştır. Değerlendirmemiz, bu ikinci grup baskının zamanla belirleyici
hâle geleceği ve TCMB'nin dezenflasyon tam anlamıyla tesis edilmeden faiz
indirim sürecini başlatabileceği yönündedir. Özellikle bölgesel jeopolitik
risklerin azalması ve petrol fiyatlarında aşağı yönlü bir eğilimin başlaması
hâlinde bu süreç hızlanabilir.
Şirketler açısından ise faiz
indirimlerinin başlaması, kredi koşullarının aynı hızla gevşeyeceği anlamına
gelmemektedir. Bankaların kredi iştahının ve
refinansman imkânlarının iyileşmesi genellikle birkaç aylık gecikmeyle
hissedilebilmektedir. Bu nedenle işletmelerin yalnızca faiz indirimini
beklemek yerine, bugünden finansal yapılarını güçlendirmeye odaklanmalarını
öneriyoruz. Faiz indirim döngüsünde en önemli rekabet avantajı, yüksek
kredibiliteye sahip olmaktır. Özkaynak yapısını, likidite oranlarını ve borçluluk
göstergelerini güçlendirecek adımların bugünden planlanması önem taşımaktadır.
Döviz Kurlarında Kırılganlık Artıyor
Temmuz ayında carry trade işlemlerine
yönelik girişler, Şubat ayından bu yana görülen en yüksek seviyeye ulaştı. Bu
hareketin arkasındaki mekanizma şu şekilde işlemektedir: yatırımcılar mevcut
faiz seviyelerini zirve olarak değerlendirdiklerinde, hem yüksek nominal
getiriyi uzun süreliğine kilitlemek hem de indirim sürecinde tahvil
fiyatlarındaki artıştan yararlanmak amacıyla pozisyon büyütmektedir.
Girişlerdeki artış, bu nedenle piyasanın hem faiz indirim sürecinin
başlayacağına hem de bölgesel jeopolitik risklerin azalacağına yönelik
beklentilerinin güçlendiğine işaret etmektedir.
Ancak carry trade işlemlerinin doğası
gereği bu girişler aynı zamanda önemli bir kırılganlık oluşturmaktadır. Bu
işlemleri asıl bozan unsur faiz indiriminin kendisi değil, kur oynaklığındaki
ani yükseliştir. Risk algısının bozulması veya beklentilerin tersine dönmesi
hâlinde kısa vadeli yabancı sermaye çıkışları döviz piyasasında sert
hareketlere neden olabilir. Dolayısıyla artan carry
trade hacmi, kur istikrarını destekleyen bir unsur olmakla birlikte, olası bir
risk senaryosunda kur üzerindeki baskıyı da artırabilecek bir faktör olarak
değerlendirilmelidir.
Öte yandan, Türk lirasının
(TL) kontrollü değer kaybı sürecinde kritik bir eşik geçilmiştir. 2025 yılı
boyunca kur artışı enflasyonun gerisinde kalarak TL'nin reel olarak
değerlenmesine yol açarken, Temmuz ayında yaklaşık %2 seviyesindeki kur artışı
aylık enflasyonun (%1,78) üzerinde gerçekleşmiştir. Bu gelişme, önceki
bültenlerimizde dikkat çektiğimiz üzere, uzun süredir devam eden reel
değerlenme döneminin sona erdiğine ve TCMB'nin ihracat rekabetini gözeten daha
esnek bir kur politikasına geçtiğine işaret etmektedir.
Şirketler açısından mevcut görünüm,
finansman stratejilerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir. Yeni
borçlanmalarda TL finansmanın ağırlığının artırılmasını öneriyoruz. Burada
dikkat edilmesi gereken nokta, bu önerinin maliyet üstünlüğüne değil, risk
dağılımına dayanmasıdır. Mevcut faiz ve kur seviyelerinde döviz finansmanının
beklenen maliyeti TL finansmanın altında kalabilmektedir. Ancak kurda sert bir
sıçrama yaşanması hâlinde döviz borcu taşıyan şirketin bilançosu hızla
bozulurken, TL borçlusu faiz indirimi ve enflasyonun aşındırıcı etkisiyle
görece korunmaktadır. Bir başka ifadeyle TL finansman, ucuz kaynak değil, düşük
olasılıklı ancak yüksek etkili bir senaryoya karşı sigorta niteliğindedir.
Bu çerçevede üç kayıt önemlidir:
• Döviz
geliri bulunan şirketler için hesap farklıdır. Doğal korunması olan ihracatçı
firmalarda esas kural, döviz cinsi borcun döviz cinsi geliri aşmamasıdır.
• Faiz
indirim beklentisinin güçlendiği bir dönemde uzun vadeli ve sabit faizli TL
borçlanmak, şirketi yüksek maliyetli borçla kilitleme riski taşımaktadır.
Mevcut koşullarda kısa vadeli veya değişken faizli yapıların tercih edilmesi
daha uygun görünmektedir.
• TL
finansmana yönelim doğru olmakla birlikte, aşağıda ele alınan kredi büyüme
sınırlamaları nedeniyle TL kaynağa erişim fiilen kısıtlıdır. Bu nedenle
sınırlama kapsamı dışında kalan kanalların önceliklendirilmesi ayrıca önem
kazanmaktadır.
ABD-İran Gerilimi ve Şirketler Üzerindeki
Doğrudan Etkileri
Amerika Birleşik Devletleri
(ABD) ile İran arasındaki jeopolitik gerilim, nihai sonucunun öngörülmesi güç
bir süreç olarak devam etmektedir. Taraflardan gelen
açıklamaların sıklığı ve zaman zaman birbiriyle çelişen mesajlar içermesi,
piyasa katılımcılarının sağlıklı beklenti oluşturmasını zorlaştırmaktadır.
Belirsizliğin yüksek olduğu bu ortamda
piyasaların haber akışına duyarlılığı önemli ölçüde artmıştır. Petrol
fiyatlarındaki sert hareketler yalnızca finansal piyasaları değil, şirketlerin
operasyonel yapısını da doğrudan etkilemektedir. Bu
etkiler başlıca üç kanaldan hissedilmektedir: enerji ve lojistik
maliyetlerindeki dalgalanma, tedarik sürelerindeki belirsizlik ve müşteri
tarafında ortaya çıkan tahsilat riskleri.
Bu nedenle şirketlere önerimiz, mevcut
dönemde uzun vadeli ve yüksek tutarlı taahhütler yerine daha kontrollü, esnek
ve kademeli planlamalar yapmalarıdır. Özellikle
uzun vadeli tedarik ve satış sözleşmelerinde fiyat revizyon maddelerinin gözden
geçirilmesi, enerji maliyetlerinin sözleşmelere yansıtılabilirliğinin
sağlanması ve müşteri bazında alacak riskinin yakından izlenmesi önem
taşımaktadır. Belirsizlik dönemlerinde en önemli rekabet avantajı,
kararları hızla gözden geçirebilmek ve finansal esnekliği korumaktır.
Küresel Faiz Patikasında İki Yönlü Senaryo
Jeopolitik gerilimin enerji piyasalarında
yarattığı yukarı yönlü riskler, küresel enflasyon beklentileri üzerinde de
baskı oluşturmaktadır. Bu nedenle piyasalarda, başta büyük merkez bankaları
olmak üzere küresel ölçekte yüksek faizlerin daha uzun süre korunabileceği
yönündeki beklentiler güç kazanmıştır. Bu görünümün bir yansıması olarak ABD
tahvil faizlerinde yukarı yönlü hareketler dikkat çekmektedir. Söz konusu
yükselişin yalnızca enflasyon beklentisinden kaynaklanmadığını, yatırımcıların
uzun vadeli kâğıt taşımak için talep ettiği ilave getirinin de belirleyici
olduğunu değerlendiriyoruz. Bu ayrım önemlidir; ikinci unsurun ağırlık
kazanması, enflasyon görünümü iyileşse dahi uzun vadeli faizlerin yüksek
kalabileceği anlamına gelmektedir.
Bununla birlikte, küresel ekonomiye
ilişkin temel göstergeler farklı bir tablo da ortaya koymaktadır. ABD
ekonomisinde büyüme ivmesinin yavaşlaması ve Avrupa ülkelerinin rekabet gücünü
yeniden artırabilmek için uzun vadeli yatırım ve finansman ihtiyacının sürmesi,
ekonomik aktörlerin kalıcı yüksek faiz ortamını arzu etmediğini göstermektedir.
Mevcut görünüm bu nedenle jeopolitik riskler ile ekonomik ihtiyaçlar arasında
hassas bir dengeye işaret etmektedir.
Enerji fiyatlarının yüksek
seyrini sürdürmesi hâlinde, küresel enflasyon üzerindeki baskının devam etmesi
nedeniyle merkez bankalarının faiz indirimlerini ertelemesi veya sıkı para
politikalarını sürdürmesi olası görünmektedir. Böyle bir
senaryoda küresel büyümenin yavaşlaması, ticaret hacimlerinde daralma yaşanması
ve gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının zayıflaması
beklenebilir. Bu durum Türkiye açısından da yüksek faiz ortamının öngörülenden
uzun sürmesine ve carry trade kaynaklı girişlerin tersine dönmesine yol
açabilir.
Buna karşılık, enerji
fiyatlarındaki kalıcı bir geri çekilmenin enflasyona yansıması hâlinde, başta
Amerikan Merkez Bankası (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) olmak üzere büyük
merkez bankalarının daha güvercin bir para politikası benimsemesi ve faiz indirim
sürecini hızlandırmasını kuvvetli ihtimal görüyoruz.
Böyle bir senaryo; küresel finansal
koşulların gevşemesini, ticaret hacimlerinin canlanmasını ve hem finansal hem
de reel sektör açısından daha destekleyici bir ortamın oluşmasını
sağlayacaktır.
Şirketlere tavsiyemiz, çift
yönlü volatiliteyi göz önünde bulundurarak süreç netleşene kadar düşük finansal
ve operasyonel risk profiliyle hareket etmeleridir. Özellikle enflasyona
duyarlı iş modellerinde stok, alacak ve borç dengesinin şirketi her iki senaryoda
da koruyacak şekilde kurgulanmasına özen gösterilmesini öneriyoruz.
EKOPOLİTİK GÜNDEM
NATO Ankara Zirvesi ve Türkiye’nin Savunma
Sanayi Pozisyonu
Temmuz ayında Ankara’da yapılan NATO
Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik ev sahipliği değil; savunma
sanayi, ittifak içi yük paylaşımı ve ABD ile ilişkilerde yeni bir konumlanma
alanı yaratmıştır. Zirve bildirgesinde müttefiklerin Ukrayna’ya 2026 için 70
milyar euro tutarında askeri ekipman, destek ve eğitim taahhüdünde bulunması,
NATO’nun savaşın sürdürülebilir finansmanı ve savunma üretim kapasitesi
konularını merkeze aldığını göstermektedir.
Türkiye açısından en dikkat çekici başlık,
Trump’ın Ankara’daki temaslarda Türkiye’ye yönelik yaptırımların kaldırılacağı
ve F-35 satışının yeniden değerlendirileceği yönündeki açıklamaları olmuştur.
Bu açıklama, uzun süredir kilitli kalan CAATSA
yaptırımları ve F-35 dosyası bakımından yeni bir siyasi pencere
açmıştır. Ancak bu başlığın fiilî sonuca dönüşmesi, ABD iç hukuk ve karar alma
süreçleri ile savunma tedarik dosyasındaki teknik/politik şartlara bağlı
olacaktır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirvede
müttefikler arasında savunma sanayi kısıtlarının kaldırılması gerektiğini
vurgulaması, Türkiye’nin NATO içindeki konumunu yalnızca güvenlik katkısı
üzerinden değil, savunma sanayi üretim kapasitesi
ve ortak tedarik zincirlerine erişim üzerinden de kurduğunu
göstermektedir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından temel
sonucunun, güvenlik diplomasisinden ziyade savunma
sanayi erişimi, ortak üretim ve stratejik sanayi kapasitesi başlıklarında
aranması gerektiği tarafımızca değerlendirilmektedir.
ABD–İran Hattı: Mutabakat Krizi ve
Hürmüz’de Geçiş Otoritesi
Temmuz ayında ABD–İran hattında temel
soru, bir mutabakat olup olmadığı kadar, varsa bu mutabakatın Hürmüz Boğazı’nda
nasıl uygulanacağı olmuştur. Ağustos başına sarkan son gelişmelerde Trump,
İran’la anlaşmanın ana hatlarında uzlaşı sağlandığını ve Hürmüz’ün tamamen
açılması şartıyla saldırıların askıya alındığını belirtirken; İran tarafı ABD
ile doğrudan görüşme yürütülmediğini, görüşmelerin Umman üzerinden sürdüğünü ve
Hürmüz’ün savaş öncesi statüsüne dönmeyeceğini ifade etmiştir. Bu karşıt
açıklamalar, sürecin hâlen ortak bir mutabakat
metninden çok, farklı yorumlanan bir güvenlik pazarlığı niteliği
taşıdığını göstermektedir.
Körfez İşbirliği Konseyi’nin İran’ın Hürmüz ve Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınaması ve BM Şartı’nın 51. maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkını vurgulaması, krizin yalnızca ABD–İran gerilimi olarak değil, Körfez güvenlik mimarisinin tamamını ilgilendiren bir başlık olarak okunması gerektiğini ortaya koymaktadır. Temmuz kapanışında ABD–İran hattında diplomasi kanalı tamamen kapanmamış görünse de, Hürmüz’de geçiş otoritesi, nükleer dosya ve dondurulmuş varlıklar netleşmeden bölgesel risk priminin kalıcı biçimde düşmesi zor görünmektedir.
Hürmüz, Kızıldeniz ve Enerji Piyasasında
Çoklu Geçiş Riski
Temmuz ayında enerji piyasası, Hürmüz’deki
geçiş belirsizliğinin yanında Kızıldeniz ve Bab el-Mandeb hattındaki gerilimle
birlikte daha geniş bir kırılganlık alanına taşınmıştır. IMF, savaşın ilk
aşamasında petrol piyasasının talep daralması, üretim artışı ve stok
kullanımıyla daha büyük bir fiyat şokunu absorbe ettiğini; ancak tamponların
sınırlı kaldığını ve hızlı arz toparlanmasının küresel ekonomi üzerindeki
hasarı sınırlamak için kritik olduğunu vurgulamıştır.
Diğer yandan aynı dönemde Yemen’de İran
bağlantılı Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası ilan etmesi ve
Suudi petrol taşımacılığı hatlarını hedef aldıklarını açıklaması, enerji
güvenliği riskinin tek bir boğazla sınırlı kalmadığını göstermiştir. Hürmüz,
Bab el-Mandeb ve Kızıldeniz hattındaki eş zamanlı baskılar; petrol, LNG, rafine ürün, sigorta ve navlun
maliyetlerinde çoklu geçiş hattı riski yaratmaktadır. Türkiye açısından
bu başlığın, enerji ithalat faturası, akaryakıt fiyatları, sanayi enerji
maliyetleri ve lojistik terminleri üzerinden izlenmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Türkiye–Irak Enerji, Su ve Bölgesel
Bağlantı Hatları
Temmuz ve Ağustos başında Türkiye–Irak
hattında enerji ve su başlıkları yeniden öne çıkmıştır. Türkiye ve Irak, ham
petrol boru hattının kullanımını sürdürmek için bir yıllık yeni düzenleme
üzerinde uzlaşmış; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, günlük
750 bin varillik kapasiteye işaret ederek daha uzun vadeli ve kapsamlı bir
anlaşma için müzakerelerin sürdüğünü belirtmiştir. Mevcut hattın Ceyhan
üzerinden Irak petrolünü küresel pazarlara taşıma kapasitesi, Hürmüz ve
Kızıldeniz risklerinin arttığı bir dönemde Türkiye açısından stratejik önem
taşımaktadır.
Boru hattı başlığında tahkim süreci ayrıca
önemini korumaktadır. Paris İstinaf Mahkemesi’nin Türkiye’nin 2023 tarihli
tahkim kararını iptal talebini reddettiğine ilişkin haberler, enerji iş birliği
gündemine hukuki ve mali bir risk katmanı eklemiştir. Enerji Bakanı Bayraktar
ise tahkim sürecinin tamamen bitmediğini ve nihai netleşmenin devam eden
dosyalara bağlı olduğunu ifade etmiştir.
Su tarafında Irak’ın Türkiye ile su
alanında iş birliği projelerinin finansman mekanizmasını işletmeye alması,
doğrudan “su tahsisi” anlamına gelmemektedir. Bu çerçeve daha çok Irak’taki su
altyapısı, sulama verimliliği, teknik proje geliştirme ve finansman
mekanizmasının yürütülmesiyle ilgilidir. Türkiye–Irak hattının enerji, su ve
ulaştırma başlıkları üzerinden yeniden ekonomik derinlik kazanabileceği; ancak etkinin güvenlik, tahkim ve bölgesel siyasi riskler nedeniyle
kademeli ilerleyeceği tarafımızca değerlendirilmektedir.
Türkiye’de İthalat Rejimi ve Küresel
Tarife Baskısı
Temmuz ayında Türkiye’de ithalat rejimi ve
ilave gümrük vergisi kararlarında ara değişiklikler yapılmıştır. Ticaret
Bakanlığı, Resmî Gazete’de yayımlanan düzenlemelerin tarım ve sanayi
sektörlerinin ihtiyaçları, yerli üretimin desteklenmesi, cari açığın azaltılması
ve istihdamın artırılması amacıyla hazırlandığını açıklamıştır. Düzenlemenin
yalnızca vergi artışı olmadığı; bazı kritik girdilerde vergi yükünün
düşürüldüğü, muafiyet alanlarının genişletildiği ve ürün sınıflandırmalarında
sadeleşmeye gidildiği de belirtilmiştir.
Otomotiv ve yedek parça,
elektrik-elektronik, soğutma sistemleri, LED aydınlatma, kablo ve bağlantı
ekipmanları, plastik/kauçuk mamulleri, lityum akümülatörler, dış mekân
lastikleri, el aletleri, makine/sanayi ekipmanları, kâğıt ürünleri ve bazı
metal ürünleri gibi başlıklarda maliyet etkisi oluşabilecektir. Bu nedenle
düzenleme yalnızca ithalatçı firmalar için değil, ithal girdi kullanan
üreticiler açısından da GTİP, menşe, maliyet ve
tedarik planı başlığı olarak izlenmelidir.
ABD tarafında da korumacı çizgi sürmüştür.
Küresel %10 ek verginin süresinin dolmasının ardından, zorla çalıştırma
gerekçesiyle bazı ticaret ortaklarına %10–%12,5 aralığında
yeni tarifeler uygulanmaya başlanmış; ABD’nin Kanada’dan ithal edilen bazı
ürünlere %50 ek vergi getirmesi ve alüminyum eritme tesislerine yatırım yapacak
şirketlere indirimli tarife imkânı sağlaması, tarifelerin artık yalnızca dış
ticaret aracı değil, üretimi ülke içine çekme politikası olarak da
kullanıldığını göstermektedir.
Küresel ticaretin ana eğilimi “genel
serbestleşme”den ziyade, koşullu erişim ve
kanıtlanabilir uyum yönünde ilerlemektedir. Türkiye’de ihracatçı ve
üretici şirketlerin 2026 ikinci yarısında menşe
belgeleri, tedarikçi beyanları, sosyal uygunluk kayıtları ve müşteri
sözleşmelerindeki vergi/yük paylaşımı hükümlerini daha dikkatli
yönetmesi gerektiği kanaatindeyiz.
AB Çelik Rejimi, CBAM ve Karbon Fiyatlama
AB’nin yeni çelik ithalat rejimi 1 Temmuz
itibarıyla uygulamaya geçmiştir. Düzenleme, tarifesiz yıllık çelik ithalat
kotasını 18,3 milyon ton ile sınırlamakta,
kota üzeri ithalata %50 vergi getirmekte ve 26 ürün kategorisini kapsamaktadır.
AB’nin hedefi, küresel kapasite fazlası ve düşük fiyat baskısına karşı Avrupa
çelik sanayisinin kapasite kullanımını artırmaktır.
Bu rejim Türkiye’nin AB’ye çalışan çelik
ve metal yoğun sektörleri açısından yalnızca kota meselesi değildir. Otomotiv,
beyaz eşya, makine, metal işleme ve bağlantılı yan sanayi için menşe ispatı, melt & pour izlenebilirliği, ürün
karması ve CBAM uyumu birlikte yönetilmesi gereken başlıklar hâline
gelmektedir. Kota alanının daralması, AB pazarında fiyat rekabetini daha fazla
veri, izlenebilirlik ve karbon performansına bağlı hale getirecektir.
CBAM tarafında ise Avrupa Komisyonu, 2026
ikinci çeyrek sertifika fiyatını 75,28 €/tCO₂e olarak yayımlamıştır. Bu fiyat,
2026 boyunca çeyreklik; 2027’den itibaren ise haftalık hesaplanacaktır. Bu
nedenle CBAM’ın Türkiye’de AB’ye ihracat yapan firmalar açısından yalnızca
sürdürülebilirlik raporlaması değil; fiyatlama,
sözleşme, müşteri ilişkisi ve pazar erişimi başlığı olarak ele alınması
gerektiği değerlendirilmektedir.
Sanayi Finansmanı, Yapay Zekâ Kredileri ve
İklim Geçişi
Temmuz ayında Türkiye’de sanayi ve dönüşüm
finansmanı tarafında yeni araçlar öne çıkmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
açıklamalarıyla Yatırım Taahhütlü Avans Kredisi Programı bütçesinin 750 milyar TL seviyesine çıkarıldığı, imalat
sanayine yönelik 250 milyar TL tutarında
yeni kredi paketiyle birlikte toplam 1 trilyon TL uygun
koşullu kredi imkânı hedeflendiği duyurulmuştur. Bu gelişme, finansman
politikasında yatırım taahhüdü ve üretim kapasitesi odaklı seçici yaklaşımın
güçlendiğini göstermektedir.
KOSGEB’in Yapay Zekâ Kredi Programı da
teknoloji tabanlı girişimler açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Program
kapsamında işletme başına 500 bin TL ile 5 milyon
TL arasında kredi imkânı tanımlanmış; başvuru dönemi 9 Temmuz–31 Aralık 2026 olarak açıklanmıştır.
Programın yapay zekâ teknolojilerini geliştiren veya kullanan girişimlere
odaklanması, dijital dönüşüm finansmanının daha seçici ve teknoloji
kapasitesiyle bağlantılı hale geldiğini göstermektedir.
İklim finansmanı tarafında Ziraat
Bankası’nın İklim Geçiş Yol Haritası, elektrik üretimi, demir-çelik, çimento ve
tarım gibi sektörlerde 2030’a yönelik bilim temelli emisyon yoğunluğu azaltım
hedefleri ortaya koymaktadır. Bu başlık, bankacılık sektöründe kredi
değerlendirmelerinin ilerleyen dönemde emisyon
yoğunluğu, geçiş planı ve düşük karbon performansı ile daha fazla
ilişkilendirileceğine işaret etmektedir.
Bu gelişmeler birlikte
değerlendirildiğinde, Türkiye’de finansmana erişimin giderek yatırımın niteliği, teknoloji kapasitesi, verimlilik
etkisi ve düşük karbon dönüşümüyle daha bağlantılı hale geldiği
görülmektedir. Şirketler açısından krediye erişim kadar, yatırımın ölçülebilir
çıktısı ve dönüşüm etkisinin de finansman kararlarında belirleyici olacağı
kanaatindeyiz.
Türkiye Sanayi Görünümü ve Döviz Dönüşüm
Düzenlemesi
Temmuz ayı İSO Türkiye İmalat PMI verisi
47,7 seviyesine yükselmekle birlikte 50 eşik değerinin altında kalmış; böylece
imalat sanayinde faaliyet koşullarındaki yavaşlama 28. ayda da devam etmiştir.
Veriler, yeni siparişlerdeki zayıflığın, iç ve dış talep koşullarındaki
baskının ve Orta Doğu kaynaklı belirsizliklerin üretim ve istihdam üzerinde
etkili olmaya devam ettiğini göstermektedir.
Enerji maliyeti oynaklığı, ithalat rejimi
değişiklikleri, AB pazarında kota/CBAM/menşe baskısı ve finansman maliyetleri
birlikte değerlendirildiğinde, sanayi şirketleri açısından ikinci yarıda stok yönetimi, nakit akışı, fiyatlama disiplini ve
senaryo bazlı kapasite planlaması daha kritik hale gelmektedir.
İhracatçı tarafında TCMB’nin döviz dönüşüm desteği ve ihracat bedeli satış yükümlülüğüne ilişkin düzenlemeleri izlenmeye devam etmektedir. Mevcut çerçevede ihracat bedellerinin belirli oranlarda TL’ye çevrilmesi uygulaması ve döviz dönüşüm desteği, şirketlerin kur riski, nakit akışı ve finansman planlamasında doğrudan etkili olmaktadır. İş dünyasının temel beklentisinin %35’lik ihracat bedeli satış zorunluluğunun tamamen kaldırılması yönünde olduğu görülmektedir.
TEKNOLOJİ GÜNDEMİ
Yapay Zekâ ve Operasyonel Olgunlaşma:
Pilot Bitti, Ölçek Başlıyor
Kurumsal yapay zekâ gündeminde bu ay
olgunlaşmanın belirgin biçimde hızlandığı görüldü. Şirketlerin yüzde sekseninin
ajansal sistemlerden pozitif yatırım getirisi bildirirken yönetim çevrelerinde
baskın mesaj değişti: Başarılı bir pilot ama ölçeklenemeyen bir uygulama,
başarı değil bir maliyet kalemidir. Çok ajanlı sistemlerin kurumsal kontrol
düzlemine yerleşmesi ve iş akışlarını bölümler arası koordinasyonla yürütmesi, yapay zekâyı proje bütçesinden operasyon altyapısına
taşıyan kritik geçişi işaret etmektedir.
Bununla birlikte, Gartner'ın kurumsal
uygulamaların %40’ının yıl sonuna kadar görev
odaklı yapay zekâ ajanı barındıracağını öngördüğü bu tabloda yönetişim
boşluğunun en büyük kurumsal risk olarak öne çıkmaya devam ettiği
görülmektedir. Veri kalitesi, erişim yönetimi ve
denetim izi olmadan ölçeklenen sistemlerin hatalı çıktıyı da ölçeklendirdiği,
bu nedenle yapay zekâ yönetişiminin otomasyon yatırımından önce gelmesi gerektiği
kanaatindeyiz.
Ancak en dikkat çekici gelişme, kurumsal yapay zekâ ajanlarının bu ay yeni bir risk boyutu kazanmasıdır. OpenAI'ın güvenlik testi sırasında kontrol ortamından kaçan bir modelinin Hugging Face'in korumalı sistemlerine dört buçuk günde 17.600 işlem gerçekleştirerek sızdığı ve yetkisiz erişim sonucunda belirli iç veri kümeleri ile bazı servis kimlik bilgilerine erişildiği doğrulanmıştır. Bu olay, yapay zekânın yalnızca bir verimlilik aracı değil özerk bir tehdit aktörü olabileceğini kurumsal gündemin merkezine taşımaktadır. Yapay zekâ ajan mimarisini erişim kısıtlaması ve denetim kaydı olmadan kuran şirketlerin bu örneği yakından incelemesi gerektiği tarafımızca değerlendirilmektedir.
Yapay Zekâ Altyapısı ve AB'nin Egemenlik
Hamlesi
Avrupa Komisyonu, 30 Temmuz'da Avrupa
genelinde yedi adet Yapay Zekâ Gigafabrikası kurulması için ihale çağrısını
başlattı. 10 milyar euro kamu ve en az 20 milyar
euro özel yatırımın hedeflendiği bu girişim, her fabrikada en az 100.000
ileri nesil işlemci öngörmekte ve yapay zekâ modellerinin Avrupa'ya ait altyapı
üzerinde AB veri koruma standartlarına uygun biçimde geliştirilmesini
amaçlamaktadır. Komisyon'un kendi raporunda üst beş bulut sağlayıcının
tamamının ABD kaynaklı olduğunu kaydetmesi, bu hamlenin stratejik gerekliliğini
açıkça ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte girişim, Avrupa'nın yapay
zekâ altyapısındaki yapısal dezavantajını da kabul etmektedir: ABD ve Çin'in
veri merkezi kapasitesi ve özel yatırımlarında Avrupa'nın gerisinde kaldığı,
enerji maliyetlerinin iki ila üç kat yüksek seyrettiği bilinmektedir.
Tekliflerin Kasım'da kapanması ve kararların 2027 başında alınması
beklenmektedir.
Ancak Türkiye'nin
18 ülkenin imzaladığı EuroHPC JU ortak alım anlaşmasında yer almaması,
bu altyapı ekosisteminin dışında kalma riskini gündeme getirmektedir.
Gölbaşı'nda kurulması planlanan veri merkezinin ülkenin yapay zekâ üssüne
dönüştürülmesi hedefi güncelliğini korurken Yapay Zekâ Eylem Planı'nın 2030'a
kadar kurulu veri merkezi gücünü en az 1 GW'a çıkarma hedefi sürdürülebilir bir
altyapı siyasasını zorunlu kılmaktadır. Veri merkezi yatırımının enerji arzı,
soğutma, yenilenebilir kaynak entegrasyonu ve veri egemenliği ekseninde
planlanmadıkça rekabetçi değil maliyet yükü üreteceği kanaatindeyiz.
AB Yapay Zekâ Yasası: Yürürlük ve Yeni
Takvim
8 Temmuz'da imzalanan ve 24 Temmuz'da AB
Resmî Gazetesi'nde yayımlanan Dijital Omnibus paketi 27 Temmuz itibarıyla
yürürlüğe girdi. Yüksek riskli Ek III sistemleri için son tarih Aralık 2027'ye
ertelenirken Ek I kapsamındaki ürünlere entegre sistemler için Ağustos 2028'e
uzatıldı. Buna karşılık 2 Ağustos 2026'da yürürlüğe giren Madde 50 şeffaflık
yükümlülükleri değişmedi: Kullanıcıyla doğrudan etkileşime giren yapay zekâ
sistemleri, yapay içerik ve derin sahte materyaller için açıklama ve işaretleme
zorunluluğu geçerliliğini koruyor.
Bununla birlikte, ertelemenin kapsamı
dikkatle okunmalıdır. Yapay zekâ sistemi envanteri
çıkarmamış, risk sınıflandırması yapmamış ve şeffaflık yükümlülüklerini
değerlendirmemiş şirketler için genel bir rahatlama anlamı taşımamaktadır.
AB Yapay Zekâ Ofisi, 2 Ağustos itibarıyla genel amaçlı yapay zekâ modelleri
üzerinde tam denetim ve yaptırım yetkisine kavuşmuştur.
Ancak AB'ye hizmet veren veya çıktıları AB
pazarını etkileyen her organizasyon, coğrafi konumundan bağımsız olarak kapsam
içindedir. Bu durum AB'ye ihracat yapan, yabancı
ortağa sahip veya Avrupa pazarına yönelik dijital hizmet üreten Türk şirketleri
doğrudan ilgilendirmektedir. Şeffaflık yükümlülüklerinin Ağustos
2026'dan itibaren uygulanmaya başladığı ve uyumsuzluk durumunda, ihlalin
niteliğine bağlı olarak cezaların küresel yıllık cironun yüzde yedisine kadar
ulaşabildiği göz önünde bulundurulduğunda, hazırlıkların tamamlanmış olması
gerektiği değerlendirilmektedir.
Siber Güvenlik: Yapay Zekâ Güdümlü
Saldırılar Yeni Tehdit Kategorisi
Kaspersky'nin META bölgesi için
yayımladığı tehdit tablosu, Türkiye'nin yılın ilk
yarısında çevrimiçi tehditlere en fazla maruz kalan ülke olarak yüzde 22,8 ile
bölge zirvesine yerleştiğini ortaya koydu. Jeopolitik gerilimler, yapay
zekâ destekli saldırıların hız ve ölçeğindeki artış ile siber suç ekosisteminin
çeşitlenen yapısı bu tablonun başlıca etkenleridir. Ay içinde gerçekleşen
saldırılar geniş bir sektör yelpazesini kapsadı: Coca-Cola Fairlife'ı durma
noktasına getiren fidye yazılımı, EY'nin iç sistemlerini etkileyen ihlal, 14,2
milyon hesabı tehlikeye atan Japonya KDDI vakası ve su altyapısını hedef alan
kritik tesis saldırıları bunların başında gelmektedir.
Bu ayın en yapısal gelişmesi saldırılarda
teknik bir dönüşümün gözlemlenmesidir. Yapay zekâ asistanlarının komuta ve
kontrol kanalı olarak silahlandırıldığı "C2 proxy" yöntemi artık operasyonel bir tehdit olarak belgelenmekte; meşru bulut
trafiğinin içine gizlenen kötü niyetli komutlar geleneksel ağ güvenlik
sistemlerini tespit kabiliyetini zorlaştırmaktadır. Hugging Face
vakasında görülen özerk yapay zekâ saldırısı ise bu kategoride bir eşik değeri
niteliği taşımaktadır.
Ancak bu gelişmelerin en kritik kurumsal
sonucu şudur: Yapay zekâ ajanlarının geniş araç
erişimiyle konuşlandırıldığı ancak yetki sınırlarının ve izleme altyapısının
kurulmadığı ortamlar, yeni nesil saldırılar için tercih edilen zemin haline
gelmektedir. Siber güvenliğin yalnızca teknik bir fonksiyon değil,
yönetim kurulu düzeyinde ele alınması gereken bir liderlik meselesi haline
geldiği tarafımızca değerlendirilmektedir.
Veri Egemenliği ve Bulut: Lokasyon Yetmez,
Kontrol Gerekir
Avrupa Komisyonu'nun 3 Haziran'da sunduğu
Cloud and AI Development Act taslağı, Temmuz ayında kurumsal gündemdeki yerini
korudu. Teklif, farklı bulut ve yapay zekâ egemenlik seviyelerini değerlendiren
ortak bir çerçeve getirmekte; kritik kullanım senaryolarında yabancı sağlayıcı
bağımlılığının yarattığı riski düzenleyici zemine taşımaktadır. 2026 itibarıyla
egemen bulut pazarının yüzde 35,6 büyüyerek 80 milyar dolara ulaşması,
kurumların yapay zekâ iş yüklerini ABD hiper ölçeklilerinden uzaklaştırma eğilimini
somut biçimde yansıtmaktadır.
Bu tablo bir yanlış anlamayı da
beraberinde getirmektedir: Verinin Frankfurt veya Dublin'deki bir veri
merkezinde tutulması, ABD menşeli bir sağlayıcı kullanılıyorsa tam egemenlik
anlamına gelmemektedir. ABD CLOUD Yasası, Amerikan şirketlerinin dünya genelindeki
verilerini yargı kararıyla teslim etmesini zorunlu kılmakta ve bu durum GDPR
ile doğrudan çelişmektedir. Sektörel değerlendirmeler, şirketlerin gerçek
egemenlik sağlayabilmek için yalnızca veri lokasyonunu değil sağlayıcının
kurumsal yapısını, teknik erişim kısıtlamalarını ve çıkış planlarını da
sorgulaması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Ancak AB Yapay Zekâ Yasası Madde 10
kapsamındaki veri yönetişimi yükümlülükleri 2 Ağustos 2026'dan itibaren
yürürlüğe girmiştir. Yüksek riskli sistem sınıflandırmasına giren yapay zekâ
uygulamalarında eğitim veri setlerinin belgelenmesi, veri kalitesi kontrolü ve
önyargı değerlendirmesi artık hukuki bir zorunluluktur. KVKK denetimlerinin
bulut ve yapay zekâ alanlarına yoğunlaştığı, yurt dışı aktarım bildirimlerinde
beş günlük sürenin işlemeye devam ettiği Türkiye'de bu yükümlülüklerin kesişimi
hukuk ve IT ekiplerinin ortak yönetim alanını genişletmektedir. Bulut sağlayıcı seçiminin artık yalnızca maliyet ve
performans değil egemenlik kırılganlığı ve uyum yükümlülüğü ekseninde
değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Endüstriyel Dijitalleşme: IIoT Standart
Haline Geldi, Siber Risk de Geldi
IIoT artık yalnızca öncü firmaların
denediği bir teknoloji değildir; 2026 itibarıyla küresel üretim sektörünün
yüzde ellisinden fazlasının tahmine dayalı bakım sistemlerini benimsediği
görülmektedir. Sensör verisi, kenar bilişim ve yapay zekânın birleşimi fabrika
zeminini gerçek zamanlı karar alma ortamına dönüştürmektedir. Türkiye'de bilgi
ve iletişim teknolojileri pazarının 400 milyar TL'yi aşması ve IoT ile dijital
ikiz çözümlerinde Türk firmaların akıllı fabrika dönüşümünde aktif rol
üstlenmesi, bu alanda yerel bir olgunlaşmanın da başladığına işaret etmektedir.
Bununla birlikte, üretim ortamında dijital
veri biriktikçe bu verinin cazibesinin saldırganlar için de arttığı
görülmektedir. Geçen aylarda yaşanan Foxconn ve Tata Electronics vakalarının
ortaya koyduğu üzere teknik çizimler, makine parametreleri ve müşteri bazlı
üretim planları fidye yazılımı gruplarının öncelikli hedefi haline gelmektedir.
IIoT yatırımının beraberinde getirdiği bağlantılı
cihaz sayısı arttıkça her bir cihaz potansiyel bir saldırı giriş noktası
oluşturmaktadır.
Ancak IIoT altyapısının CBAM
uyum süreciyle birlikte kurgulandığında çift kazanım sunduğu giderek
netleşmektedir. Enerji tüketimi, proses emisyonu ve ürün bazlı karbon
yoğunluğunu gerçek zamanlı izleyebilen bir fabrika, aynı verilerle CBAM
beyanname altyapısını da besleyebilmektedir. AB Siber Dayanıklılık
Yasası kapsamında bağlantılı cihazlarda tasarım aşamasında güvenlik
zorunluluğunun güçlenmesi ise AB'ye bileşen ihraç eden üreticiler için yeni bir
ürün uyum katmanı oluşturmaktadır. IIoT yatırımını
yalnızca verimlilik projesi olarak değil; emisyon verisi, siber güvenlik ve
ürün uyumu başlıklarını kapsayan entegre bir dönüşüm planı olarak ele almanın
maliyeti geri dönüşsüz yatırımdan koruyacağı tarafımızca
değerlendirilmektedir.
Sürdürülebilirlik: Türkiye ETS Pilot
Dönemi ve CBAM Denklemi
Türkiye ETS'nin üçüncü çeyrekte pilot
aşamaya geçmesi, özellikle çimento ve demir-çelik sektörleri için somut bir
eşiği işaret etmektedir. İklim Kanunu'yla kurulan yasal zeminin 2026-2027 pilot
uygulama takvimiyle buluşturulması, CBAM yükünü azaltacak kritik mekanizmanın
hayata geçirilmesi açısından olumlu bir sinyaldir. Etkin ve AB tarafından
tanınan bir ETS sayesinde ihracatçıların sınırda ödeyeceği CBAM maliyetinin
2032 itibarıyla yılda 1,4 milyar euro azalabileceğine dair sektörel
hesaplamalar mevcuttur.
Carbon Market Watch'ın Mayıs'ta
yayımladığı rapor başlangıç karbon fiyatının ve piyasa denetiminin yetersiz
belirlenmesi durumunda Türkiye ETS'nin hem iklim hem ihracatçılar açısından
istenen sonucu üretemeyeceğini vurgulamaktadır. Başlangıç fiyatının sektörel
dönüşümü motive edecek yeterlilikte tutulması, CBAM'ın işlev gören bir ETS için
sertifika indirimi tanıması şartıyla doğrudan bağlantılıdır.
Bu süreçle eş zamanlı gelişen bir etken
daha tabloya dahildir: Türkiye'nin bu yıl COP 31'e ev sahipliği yapması,
ülkenin küresel iklim politikası arenasındaki konumunu ve ETS güvenilirliğini
uluslararası kamuoyunun odağına taşımaktadır. 2026 boyunca üretilen emisyon
verisi, Mayıs 2027'deki CBAM beyan yükümlülüğünün dayanağını oluşturacak olup
bu verinin doğrulanabilirliğini şimdiden güvence altına almanın
geciktirilemeyecek bir öncelik olduğu kanaatindeyiz.
Sorumluluk
Reddi Beyanı
Bu
bülten, genel bilgi amaçlı hazırlanmıştır ve yalnızca bilgilendirme amacı
taşımaktadır. İçerikteki bilgiler, herhangi bir yatırım, ticaret veya karar
alma sürecine doğrudan rehberlik etme amacı taşımamaktadır. Tüm okuyucular,
belirtilen konulara dair kararlarını vermeden önce bağımsız araştırma yapmalı
veya profesyonel danışmanlık hizmeti almalıdır. Bu bültende yer alan yorumlar
ve değerlendirmeler, editörlerin kişisel görüşlerini yansıtmakta olup, herhangi
bir kurum veya kuruluşun resmi görüşlerini temsil etmemektedir. Quartz A&C,
içerikteki herhangi bir hata veya eksiklikten dolayı sorumluluk kabul etmez.