AYLIK BÜLTEN - 2026 ŞUBAT
EKONOMİ GÜNDEMİ
Türkiye Dezenflasyon Programı
Ocak ayı enflasyon verisinin beklentilerin
üzerinde gelmesi ve Şubat ayında aylık %2,98’lik artışın gerçekleşmesi, yıllık
enflasyon patikasının resmi hedeflerle uyumlu ilerlemediğine işaret etmektedir.
Mevcut gerçekleşmeler, yıl sonu hedef aralığının üst bandının test edilme
ihtimalini artırmaktadır.
Ekonomi yönetiminin iletişim
stratejisindeki zayıflama ve tahmin aralığının yukarı yönlü revizyonu,
programın kredibilitesi açısından risk oluşturmaktadır. Beklenti anketlerinde
hanehalkı ve reel sektör ile piyasa katılımcıları arasındaki enflasyon beklenti
farkının yeniden açılması, politika aktarım mekanizmasının sınırlı çalıştığını
göstermektedir.
Uluslararası kuruluşlardan gelen sıkılaşma
yönündeki uyarılara karşın para politikasında temkinli bir bekleme eğilimi
gözlemlenmektedir.
Mevcut politika setinin yılın ikinci
yarısında revize edilme olasılığı artmaktadır. Özellikle kredi kanallarının
yeniden genişletilmesi ve faiz indirimi sürecine geçilmesi ihtimalinin yüksek
olduğunu düşünüyoruz.
Bu durumda:
• Kur
üzerindeki baskı artabilir.
• TL’de
değer kaybı hızlanabilir.
• Enflasyon
beklentileri yeniden yukarı sapabilir.
Şirketler için önerimiz:
• Kredi notlarını
güçlendirecek bilanço iyileştirmelerine odaklanmaları
• Olası kredi genişlemesi döneminde finansmana erişim avantajı
yaratmaları
• Döviz borçluluğunu aktif şekilde yönetmeleri ve TL ile yeniden
yapılandırma fırsatlarını değerlendirmeleri yönündedir.
Türkiye Büyüme Görünümü
Türkiye ekonomisi 2025 son çeyrekte %3,4,
yıllık bazda %3,6 büyüme kaydetmiştir.
Ancak:
• İşsizlik
oranlarındaki seyir
• Gelir
dağılımındaki bozulma
• Hanehalkı
kredi riskindeki artış
birlikte değerlendirildiğinde büyümenin
homojen ve sürdürülebilir olmadığı görülmektedir.
Vergi rejimindeki yük dağılımı ve iç
talepteki kırılganlık büyümenin kalitesini sınırlayan temel unsurlar
arasındadır.
2026 yılında sektörler arasında belirgin
ayrışmalar beklenmektedir.
Önerimiz:
Şirketlerin sadece faaliyet alanlarına
değil, finansal yatırım portföylerine de sektörel
çeşitlendirme perspektifi ile yaklaşmaları, büyüme potansiyeli yüksek
alanlara finansal piyasalar aracılığıyla da olsa kontrollü sermaye kaydırmaları
faydalı olacaktır.
Döviz Şoku Riski
Mevcut makroekonomik dengelerin korunması
halinde kısa vadede (önümüzdeki 2–4 aylık dönemde) ani ve sert bir kur şoku
olasılığı sınırlı görünmektedir. Bununla birlikte bu görünüm, kırılganlıkların
ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Dezenflasyon
programının performansı, bölgesel jeopolitik gelişmeler, iç siyasi tansiyonun
seyri ve küresel finansal koşullardaki değişim potansiyeli birlikte
değerlendirildiğinde döviz piyasasında oynaklığın yeniden artma ihtimali göz
ardı edilmemelidir.
Bu çerçevede şirketlerin döviz riskini
pasif şekilde izlemek yerine aktif biçimde yönetmeleri önem arz etmektedir. Net döviz pozisyonlarının düzenli olarak raporlanması,
kur hareketlerine karşı forward ve opsiyon gibi türev araçların maliyet
sabitleme amacıyla kullanılması ve farklı kur senaryolarına karşı stres
testleri uygulanması, olası bir dalgalanma döneminde bilanço
dayanıklılığını artıracaktır. Şirketlerin bu yöndeki çalışmalarına ağırlık
vermelerini tavsiye ediyoruz.
Türkiye’nin Risk ve Fırsat Alanları
Küresel sistemin yeniden şekillendiği,
ekonomik ve askeri dengelerin hızlı biçimde değiştiği bir dönemde Türkiye hem
önemli fırsatlar hem de ciddi riskler barındırmaktadır. Avrupa Birliği ile
ekonomik yakınlaşma ihtimali, küresel üretim zincirlerinin yeniden konumlanması
sürecinde üretim üssü olma potansiyeli, diplomatik arabuluculuk kapasitesi ve
savunma sanayindeki gelişmişlik düzeyi Türkiye’nin stratejik avantajları
arasında yer almaktadır. Özellikle çok kutuplu bir dünyada denge politikası
yürütebilme kabiliyeti, ülkenin pazarlık gücünü artırabilecek önemli bir
unsurdur.
Bununla birlikte iç siyasi sertleşme
ihtimali, toplumsal uzlaşının zayıflaması, dış politikada bloklaşma riskinin
artması ve bölgesel güvenlik tehditleri ekonomik kırılganlıkları
tetikleyebilecek başlıca risk alanlarıdır. Bu tür gelişmeler sermaye akımlarını,
dış ticaret dengelerini ve yatırım iştahını doğrudan etkileyebilecek
potansiyele sahiptir.
Bu çerçevede şirketlerin
2026–27 dönemine ilişkin stratejik kararlarını yalnızca makroekonomik
göstergeler üzerinden değil, iç ve dış politika dinamiklerini de dikkate alarak
şekillendirmeleri önem arz etmektedir. Risk yönetimi refleksinin güçlendirilmesi,
senaryo bazlı planlama yapılması ve jeopolitik gelişmelerin finansal
projeksiyonlara entegre edilmesi önümüzdeki dönemde rekabet avantajı
sağlayacaktır.
Sürdürülebilirlik Raporlaması
Sürdürülebilirlik raporlaması alanında
regülasyonların kapsamı genişlemektedir. Eşiklerin aşağı çekilmesi ve
zorunluluk alanının hızla genişlemesi beklenmektedir.
Şirketlerin:
• Sürdürülebilirlik sürecine yönelik hazırlık çalışmalarına
ivedilikle başlamaları
• Veri altyapılarını kurmaları
• İç kontrol sistemlerini sürdürülebilirlik boyutunda geliştirmeleri
• Gönüllü raporlama ile hazırlık yapmaları
önemle tavsiye edilmektedir.
Aksi halde ilerleyen dönemde vergi ve finansman maliyetleri açısından
dezavantaj oluşması mümkündür.
Avrupa Birliği Ekonomik Görünüm
Avrupa Birliği ekonomisi, demografik
yaşlanma, rekabet gücündeki aşınma, göç baskısının yarattığı sosyal ve mali
yükler ile artan savunma harcamaları gibi çoklu yapısal sorunlarla aynı anda
mücadele etmektedir. ABD’nin NATO’ya yönelik yaklaşımındaki değişim ve küresel
güvenlik mimarisindeki kırılmalar, AB’yi savunma kapasitesini hızla
güçlendirmeye ve mali kaynaklarını bu doğrultuda yeniden tahsis etmeye
zorlamaktadır. Bu durum, zaten sınırlı büyüme potansiyeline sahip olan Avrupa
ekonomisinde bütçe dengeleri ve yatırım öncelikleri açısından yeni bir döneme
işaret etmektedir.
Türkiye açısından bu tablo
hem avantaj hem risk içermektedir. Savunma sanayindeki
kapasite artışı ve üretim kabiliyeti, AB ile iş birliği alanlarında stratejik
fırsatlar yaratabilir. Bununla birlikte AB’nin Hindistan ile ticari ilişkileri
derinleştirme ve karşılıklı gümrük düzenlemeleri oluşturma yönündeki çabaları,
Türkiye’nin ihracat performansı açısından orta vadeli bir rekabet riski
doğurabilir.
Bu çerçevede şirketlerin
müşteri ve tedarikçi portföylerini çeşitlendirmeleri, alternatif pazar
stratejileri geliştirmeleri ve AB ile ticaret kanallarının korunmasına yönelik
sektörel ve kurumsal düzeyde daha aktif lobi ve temsil faaliyetleri yürütmeleri
önem arz etmektedir. Önümüzdeki dönemde coğrafi risk
dağılımı, rekabet avantajının belirleyici unsurlarından biri haline gelecektir.
ABD Ekonomisi
ABD ekonomisi, hem iç hem dış siyasi
gelişmelerin yarattığı belirsizlik ortamında karmaşık bir döneme girmiştir.
Gümrük vergilerine ilişkin geri adımlar, küresel ticaret politikalarındaki yön
değişimleri, Epstein skandalının siyasi etkileri, Orta Doğu politikası ve NATO
yaklaşımındaki kırılmalar ile yaklaşan ara seçim süreci, ekonomik beklentiler
üzerinde gölge oluşturan başlıca unsurlar arasında yer almaktadır. Bu çok
katmanlı belirsizlik ortamı, yatırımcı güveni ve uzun vadeli politika
öngörülebilirliği açısından dikkatle izlenmelidir.
Para politikası cephesinde ise yeni Fed
başkanı olarak Kevin Warsh’ın göreve gelmesiyle birlikte para politikasının
yönüne ilişkin belirsizlik artmıştır. Enflasyondaki kademeli düşüşe rağmen, iş
gücü piyasasında yapay zekâ ve otomasyon kaynaklı işten çıkarmaların hız
kazanması, ABD ekonomisinin önümüzdeki dönemde yüzleşeceği en kritik yapısal
sorunlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Teknolojik verimlilik artışı ile
istihdam kaybı arasındaki dengenin nasıl kurulacağı, büyümenin niteliğini
belirleyecektir.
Quartz olarak ABD’nin en
temel yapısal meselesi artan dış borç stokunun sürdürülebilirliği olduğunu
düşünüyoruz. Rezerv para avantajına sahip olan ABD’nin bu yükü doğrudan mali
disiplin yoluyla değil, zaman içerisinde doların reel değerinin aşınması ve kontrollü
bir değer kaybı stratejisi ile yönetme eğiliminde olacağı kanaatindeyiz.
Ancak bu sürecin hangi hız ve ölçekte ilerleyeceği, yeni Fed yönetiminin
politika tercihleri ve siyasi gelişmelerle yakından bağlantılı olacaktır.
Bu bağlamda yeni FED yönetiminin göreve başlaması ile birlikte başta emtia piyasası olmak üzere birçok piyasanın yönünün tayin edilme potansiyeli olduğu kanaatindeyiz. Tavsiyemiz sürecin yakından takip edilmesi ve belirsizlikler giderilene kadar önemli risk alınmaması yönündedir.
EKOPOLİTİK GÜNDEM
ABD – İran Gerilimi
ABD ile İran arasındaki gerilimin artması,
bölgesel istikrarsızlık riskini yükseltmekte ve başta enerji ile emtia
piyasaları olmak üzere küresel fiyatlamalar üzerinde dalgalanma yaratmaktadır.
Orta Doğu’daki herhangi bir sıcak temas ya da gerilimin kontrollü biçimde dahi
sürmesi, petrol ve doğal gaz fiyatları üzerinden maliyet kanalıyla birçok ülke
ekonomisini etkileyebilecek potansiyele sahiptir.
Sürecin uzaması halinde
enerji maliyetlerinde kalıcı artış, lojistik ve sigorta kanallarında risk
primlerinin yükseliş, küresel enflasyon baskısının yeniden güçlenmesi ve buna
bağlı olarak faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı oluşması mümkündür.
Bununla birlikte bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesi göç hareketlerini
tetikleyebilir ve güvenlik risklerini artırabilir. Bu tür gelişmeler özellikle
Türkiye gibi coğrafi olarak sürece yakın ülkeler açısından hem ekonomik hem de
sosyal maliyetler doğurabilecek niteliktedir.
Quartz olarak yaklaşımımız,
bu tür jeopolitik süreçlerde kesin sonuç tahminleri üzerinden pozisyon almak
yerine risk bazlı ve senaryo odaklı bir yönetim anlayışını benimsemektir.
Şirketlerin bu dönemde temkinli hareket etmeleri, nakit akışlarını korumaya
öncelik vermeleri, maliyet oynaklığına karşı esnek bütçe yapıları oluşturmaları
ve yatırım kararlarında ihtiyatlı bir perspektif izlemeleri daha sağlıklı
olacaktır. Süreç netleşene kadar agresif genişleme
adımlarından kaçınılması ve bilanço dayanıklılığının korunması öncelikli
olmalıdır.
Enerji Güvenliği: Katar LNG Şoku, Hürmüz Riski
Şubat sonunda yükselen jeopolitik risk,
Mart başında Katar’ın Ras Laffan’daki ana tesislerinde üretimin askıya
alınmasıyla LNG tarafında arz şoku şeklinde
fiyatlara yansımış; Avrupa referans gaz fiyatlarında (TTF) günlük bazda %45–50 bandına varan sıçramalar
görülmüştür. Bununla birlikte, Katar’ın küresel LNG ihracatındaki ağırlığı ve
sevkiyatların büyük ölçüde Hürmüz Boğazı üzerinden geçmesi, bu şoku “tekil
tesis kesintisi”nden ziyade boğaz riski ile
birleşen bir sistemik kırılganlık alanına taşıdığı kanaatindeyiz.
Bununla birlikte, aynı risk seti petrol
cephesinde de hızla fiyatlanmış; birkaç işlem günü içinde sert yükselişler
görülmüş, piyasa bölgesel arz kesintisi ve tanker taşımacılığına ilişkin
sigorta/rota değişikliklerini fiyatlamaya başlamıştır. Bu süreçte “gaz arzı
şoku”nun bazı ülkelerde yakıt ikamesi (elektrik üretiminde fuel-oil/dizel
kullanımı gibi) kanalıyla petrol ürünlerine ek talep baskısı yaratabileceği;
navlun ve sigorta maliyetlerindeki artışın rafine ürünlerde de fiyat geçişini
hızlandırabileceği tarafımızca değerlendirilmektedir.
Ancak, riskin kalıcılaşması hâlinde asıl
kırılma noktasının Hürmüz’deki geçiş güvenliği olduğu kanaatindeyiz: Hürmüz’den
geçen akışın küresel petrol ve LNG ticaretindeki ağırlığı nedeniyle, geçişin fiilen uzun süre aksaması durumunda enerji
piyasası şokunun küresel enflasyon ve lojistik maliyet kanalına evrilmesi
mümkündür. Buna karşılık, IEA’nın Şubat raporunda vurgulanan “baz
senaryoda arz fazlası/surplus” görünümü, jeopolitik şokların yokluğunda
fiyatların dengeye dönme kapasitesini işaret etse de mevcut tabloda jeopolitik
risk priminin belirleyici olduğu görülmektedir.
Türkiye açısından, gaz tarafında depolama
ve kontrat yapısının kısa vadede tampon etkisi yaratabilmesi olası olmakla
birlikte; petrol fiyat şokunun ithalat faturası,
taşımacılık maliyetleri ve fiyatlama davranışları üzerinden daha hızlı yansıma
üretebileceği, bu nedenle enerji maliyeti varsayımlarının “yüksek oynaklık” senaryolarıyla güncellenmesinin
yerinde olacağı tarafımızca değerlendirilmektedir.
Gümrük Tarifeleri
ABD Yüksek Mahkemesi’nin IEEPA’nın başkana
tarife koyma yetkisi vermediğine hükmederek bu dayanakla getirilen tarifeleri geçersiz kılması, kontrol ve denge
açısından netlik sağlarken; tahsilat iadesi, geçiş
rejimi ve yeni hukuki dayanakların nasıl kurulacağı konusunda operasyonel
belirsizlik yaratmıştır.
Ancak, kararın “tarifeler tamamen bitti”
anlamına gelmemesi ve yönetimin 1974 Ticaret Yasası
gibi alternatif dayanaklarla %10 küresel tarife benzeri araçlara yönelmesi,
şirketler açısından belirsizliğin bitmediğini göstermektedir. Ayrıca AB’nin
“çelik/alüminyum içeren ürünlerde” ABD’nin gevşeme adımı beklediğine dair haber
akışı, tarife setinin daha “hedefli” hâle evrilebileceğini düşündürmektedir.
Şubat itibarıyla küresel ticarette riskin
“tarife seviyesi”nden çok tarife rejiminin öngörülebilirliği ve hukuki zemini
eksenine kaydığı tarafımızca değerlendirilmektedir.
AB Liderler Zirvesi
AB liderlerinin Belçika’da rekabetçilik, iç pazarın güçlendirilmesi ve ekonomik
bağımlılıkların azaltılması gündemiyle bir araya gelmesi; von der
Leyen’in düzenlemelerin sadeleştirilmesi çağrısı ve “bağımlılıkların
silahlaşması” vurgusuyla birleşmiştir.
Bununla birlikte, “One Europe, One Market” benzeri çerçeveler üzerinden tek
pazarda engellerin azaltılması, enerji-dijital-sermaye piyasaları
bileşenleriyle daha bütüncül bir rekabetçilik programına işaret etmektedir.
Ancak, “Buy
European / Made in Europe” yaklaşımı güçlenirse, tedarik zinciri erişimi
açısından AB dışı üreticilerde menşe ve kamu alımı
koşullarının sıkılaşması gündeme gelebilir.
AB’nin rekabetçilik ajandasını “pazar entegrasyonu + ekonomik güvenlik” ekseninde
sertleştirdiği tarafımızca değerlendirilmektedir.
Destek Programları
İstihdamı Koruma Destek Programı
İmalat sanayinde istihdamın korunmasına
dönük “İstihdamı Koruma Destek Programı” uygulama esasları yayımlanmış; 2025
Kasım–Aralık ortalama çalışan sayısını 2026 boyunca koruyan işletmelerin
destekten yararlanacağı çerçeve tanımlanmıştır.
Enerji Dönüşümü: 3.500 MW Öz Tüketim GES Kapasite
Tahsisi
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı,
2026’da sanayi/fabrika/oteller için öz tüketim amaçlı 3.500 MW güneş kapasitesi
tahsis edileceğini açıklamıştır.
İhracatçıya Yeşil Finansman: TİM–Eximbank Hattında
1 Milyar $ Erişim
TİM’in GREENTİM platformuna Türk Eximbank
iş birliğiyle entegre edilen “Yeşil Finansman” modülü üzerinden ihracatçıların
toplam 1 milyar $ tutarında krediye erişebileceği açıklanmıştır.
KOSGEB Programı: İmalat Sanayine 100 Milyar
TL Finansman
KOSGEB’in “İmalat Sanayine 100 Milyar
TL’lik Kapsamlı Finansman Programı” kapsamında işletme başına kredi üst
limitinin 50 milyon TL olduğu; kullandırımların Haziran sonuna kadar tek
seferde yapılacağı ve NACE Kısım C kapsamının hedeflendiği belirtilmiştir.
Sorumluluk
Reddi Beyanı
Bu
bülten, genel bilgi amaçlı hazırlanmıştır ve yalnızca bilgilendirme amacı
taşımaktadır. İçerikteki bilgiler, herhangi bir yatırım, ticaret veya karar
alma sürecine doğrudan rehberlik etme amacı taşımamaktadır. Tüm okuyucular,
belirtilen konulara dair kararlarını vermeden önce bağımsız araştırma yapmalı
veya profesyonel danışmanlık hizmeti almalıdır. Bu bültende yer alan yorumlar
ve değerlendirmeler, editörlerin kişisel görüşlerini yansıtmakta olup, herhangi
bir kurum veya kuruluşun resmi görüşlerini temsil etmemektedir. Quartz A&C,
içerikteki herhangi bir hata veya eksiklikten dolayı sorumluluk kabul etmez.