AYLIK BÜLTEN - 2026 NİSAN
EKONOMİ GÜNDEMİ
Enflasyonla Mücadele Programı
Nisan ayı TÜFE verisi aylık %4,18 artışla
piyasa beklentilerinin belirgin biçimde üzerinde gerçekleşmiştir. Böylece yılın
ilk dört ayındaki kümülatif enflasyon %15 sınırına yaklaşmış; ekonomi
yönetiminin yıl sonu hedef bandının tutturulması
olasılığı fiilen ortadan kalkmıştır.
Bu tablonun yalnızca teknik bir sapma
olmadığını, aynı zamanda programa olan güveni zayıflattığını değerlendiriyoruz.
Beklenti kanalının bozulması, tüketici ve reel sektör davranışlarını
enflasyonist bir sarmala sürükleyebilecek niteliktedir: fiyat artışı
beklentisi, öne çekilen talebi; öne çekilen talep, yeni fiyat artışlarını
beslemektedir.
Öte yandan mevcut yüksek faiz ortamının
yarattığı talep daralması ve finansman güçlükleri, ekonomi yönetiminin hareket
alanını önemli ölçüde daraltmaktadır. Bir yanda ısrarcı enflasyon, diğer yanda
büyümedeki ivme kaybı olmak üzere bu iki baskının eş zamanlı sürdürülmesinin
mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Bu çerçevede ekonomi yönetiminin önümüzdeki
dönemde enflasyonla mücadeleyi ikinci plana taşıyarak büyüme öncelikli bir
politika setine yöneleceği kanaatindeyiz. Böyle bir geçişin kur, enflasyon
beklentileri ve finansman maliyetleri üzerinde yeni baskılar oluşturabileceği
göz ardı edilmemelidir.
Şirketlere tavsiyemiz; bu
belirsizlik ortamında stok maliyetlerini gerçek zamanlı olarak izlemeleri, alış
ve satış vadelerini titizlikle yönetmeleri ve fiyatlama kararlarını olası
enflasyon sıçramalarını içeride barındıracak şekilde yapılandırmalarıdır.
Geniş Tanımlı İşsizlik
Mart 2026 verileri itibarıyla geniş
tanımlı işsizlik oranı %31,5 seviyesine yükselmiş; bu
oran tarihi yüksek seviyelerden birine işaret etmektedir. Rakamın
büyüklüğü kadar altındaki yapısal dinamikler de dikkat çekicidir.
Mevcut piyasa koşulları özel sektörün
istihdam yaratma kapasitesini ciddi ölçüde kısıtlamaktadır. Dolayısıyla yüksek
işsizlik rakamları yalnızca talep yetersizliğinin değil, arz tarafındaki köklü
dönüşümlerin de bir yansımasıdır. Sosyal dinamiklerdeki değişimle birlikte nitelikli işgücü yetiştirme kapasitesindeki
aşınma giderek belirginleşmekte ve ücret beklentilerinin şirketler tarafından
karşılanamaması ise gönüllü işsizlik olgusunu yeni bir gerçeklik olarak işgücü
piyasasının gündemine taşımaktadır. Tüm bu etkenler bir arada
değerlendirildiğinde Türkiye işgücü piyasasının yapısal bir kırılma dönemine
girdiği görülmektedir.
Bu tablonun şirketler açısından yalnızca
bir risk değil, aynı zamanda stratejik bir sorumluluk alanı olduğu
kanaatindeyiz. Nitelikli işgücüne erişimin giderek zorlaşacağı bir ortamda şirketlerin münferiden ya da sektörel iş birlikleri
aracılığıyla kendi istihdam ve insan kaynağı yetiştirme programlarını
geliştirmeleri, orta vadede hem operasyonel sürdürülebilirlik hem de
rekabet avantajı açısından belirleyici bir unsur haline gelecektir.
Konjonktürel Kırılma Riski
Üç yıldır sürdürülen dezenflasyon
programı, yarattığı ağır ekonomik maliyetlere karşın beklenen kalıcı istikrarı
sağlayamamıştır. İç piyasada talep daralması derinleşmekte, hane halkının satın
alma gücü erimekte ve gelir dağılımındaki bozulma belirginleşmektedir. Bununla
birlikte IMF başta olmak üzere uluslararası kuruluşlar ve yabancı yatırımcılar
yüksek faiz politikasının sürdürülmesi yönündeki baskılarını korumaktadır. İç ve dış dinamikler arasındaki bu zıtlık, ekonomi
yönetiminin hareket alanını her geçen gün daha da daraltmaktadır.
Döviz cephesinde ise TL'nin bir süredir
aşırı değerli seyretmesi ihracat rekabet gücünü ciddi biçimde zedelemektedir.
Öte yandan kurun serbest bırakılması enflasyonu yeniden alevlendirme riski
taşıdığından bu yönde adım atmak da son derece güçtür. Bütçe açığını kapatmaya
yönelik vergi ve ceza yükünün artırılması ise piyasaya ek bir baskı unsuru
olarak yansımaktadır. Tüm bu gelişmeler, geleneksel
makroekonomik göstergelerden tam olarak okunamayan ancak piyasanın derininde
hissedilen yapısal bir sıkışmaya işaret etmektedir.
Bu çerçevede ekonomi
yönetiminin mevcut dengeyi daha fazla sürdürmeyeceği ve önümüzdeki dönemde
önemli bir politika yön değişikliğine gideceği kanaatindeyiz.
Böyle bir geçiş sürecine hazırlıksız yakalanan kurumların finansman
maliyetleri, likidite yönetimi ve rekabet konumlanması açısından ciddi
dezavantajlarla karşılaşabileceğini öngörüyoruz.
Şirketlere tavsiyemiz; imkânları dahilinde
nakit birikimlerini artırmaları, kredi notlarını ve bilanço kalitelerini
güçlendirmeleri ve olası ani politika değişikliklerine karşı finansal tampon
oluşturmalarıdır. Esnekliğini koruyan ve hazırlıklı
olan şirketlerin bu dönemden görece avantajlı çıkacağı değerlendiriliyor.
Teşvik Programı
Kamuoyuyla paylaşılan “Türkiye Yüzyılı
Yatırım İçin Güçlü Merkez” programı çerçevesinde; imalatçı ihracatçılarda
kurumlar vergisinin %9’a, diğer ihracatçılarda %14’e indirilmesi; transit
ticarette vergi kaldırılması; İstanbul Finans Merkezi için uzun süreli
muafiyet/avantaj kurgusu, varlık barışı düzenlemesi gibi unsurlar açıklandı.
Finans merkezi adımlarının doğru zeminde
hayata geçirilmesi halinde kısa ve orta vadede olumlu sonuçlar doğurabileceği
kanaatindeyiz. Bununla birlikte, bu alandaki yatırımların önündeki en kritik
engelin hukuki iklime ilişkin belirsizlikler olduğunu değerlendiriyoruz.
Yabancı yatırımcıların talep ettiği hukuki güvencelerin evrensel standartlarla
uyumlu biçimde hayata geçirilmesi, kalıcı bir çekim merkezi oluşturulması
açısından belirleyici olacaktır. Öte yandan bu güvencelerin yatırımcı odaklı
özel imtiyazlara dönüştürülmesi yoluna gidilmesi ise hukuki eşitlik ilkesini
zedeleyerek ülke ekonomisi açısından orta ve uzun vadeli riskler
barındırmaktadır.
Varlık barışı düzenlemesi açısından ise
tablo daha temkinli bir okuma gerektirmektedir. Söz konusu düzenlemenin kısa
vadede döviz girişi sağlayacağı ve likidite üzerinde olumlu etki yaratacağı
öngörülmekle birlikte, orta ve uzun vadeli etkilerinin olumsuz olabileceği
kanaatindeyiz. Varlık barışı kapsamında geri dönen kaynakların önemli bir
bölümünün gayrimenkul yatırımlarına yönelmesi halinde, bu sürecin kalıcı
enflasyonist baskılara zemin hazırlama ihtimali göz ardı edilmemelidir.
ABD – İran Savaşı
ABD ile İran arasında süregelen silahlı
çatışmanın ekonomik yansımaları küresel ölçekte hissedilmeye başlamıştır.
Petrol fiyatlarındaki belirgin yükseliş, başta enerji yoğun sektörler olmak
üzere geniş bir yelpazede enflasyonist baskıları derinleştirmekte; küresel
maliyet dengelerini yeniden şekillendirmektedir.
Bu süreçte en kritik güçlük,
öngörü üretmenin alışılmışın ötesinde zorlaşmış olmasıdır.
Tarafların tutarsız açıklamaları ve ani hamleleri, olası senaryoların
sınırlarını bulanıklaştırmakta; geleneksel stratejik planlamanın işlevini
önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Bu nedenle sabit varsayımlar üzerine kurulu
stratejiler yerine senaryoya dayalı ve esnek bir yönetim anlayışının
benimsenmesi kritik önem taşımaktadır.
Sürecin Haziran
ayına dek uzaması halinde küresel merkez bankalarının enflasyonla mücadele
refleksiyle faiz artırımına yönelebileceğini değerlendiriyoruz.
Bu adımın kalıcı bir çözüm üretmekten uzak olduğunu; bununla birlikte merkez
bankalarının geçici bir önlem olarak bu yola başvurabileceğini öngörüyoruz.
Böyle bir gelişme küresel talebi baskı altına alacak ve büyüme görünümünü
olumsuz etkileyecektir.
Şirketlere tavsiyemiz bu konjonktürde maliyet azaltma ve verimlilik çalışmalarına ağırlık
vermeleri, belirsizlik dönemlerine özgü savunmacı bir bilanço yönetimi
benimsemeleri yönündedir.
Savaşın karşılıklı mutabakatla sona ermesi
halinde dahi kalıcı bir barış ortamının tesis edilmesini orta ve uzun vadede
güçlü bir olasılık olarak görmüyoruz. Bölgesel rekabetin yapısal niteliği ve
taraflar arasındaki köklü gerilimler, olası bir ateşkesin kırılgan bir denge
üzerine inşa edileceğine işaret etmektedir.
FED Başkan Değişimi
Federal Rezerv'in yeni başkanı olarak
Kevin Warsh'ın göreve gelmesiyle birlikte para politikasının seyrine ilişkin
belirsizlik artmıştır. Yeni yönetimin politika tercihlerini doğru okuyabilmek
için ilk toplantı sonuçlarının ve resmi tutanakların beklenmesinin daha
sağlıklı bir yaklaşım olacağı kanaatindeyiz. Mevcut aşamada kesin öngörü
üretmek için erken olduğunu açıkça belirtmek gerekir.
Bununla birlikte yapısal tablonun ortaya
koyduğu gerilimi göz ardı etmek mümkün değildir. ABD'nin giderek ağırlaşan borç
yükü, borçlanma maliyetlerinin aşağı çekilmesi yönünde FED üzerinde güçlü bir
baskı oluşturmaktadır. Öte yandan başta petrol fiyatlarındaki yükseliş olmak
üzere dışsal enflasyonist baskılar, faiz indirimi için gereken manevra alanını
daraltmaktadır. FED bu iki karşıt kuvvet arasında hassas bir denge kurmak
zorundadır.
Bu çerçevede yeni FED yönetiminin
önümüzdeki dönemde ardışık faiz indirimleri ve hızlı parasal genişleme gibi
görece radikal adımlara yönelmesini mümkün bir senaryo olarak
değerlendiriyoruz. Ancak bu yönde somut bir öngörü üretmek için henüz erken
olup sürecin yakından izlenmesi gerekmektedir.
Şirketlere tavsiyemiz FED'in
yeni politika çerçevesini yakından takip etmeleri ve açıklanan veriler
doğrultusunda finansal stratejilerini ve likidite planlarını zamanında revize
etmeleri yönündedir.
Yapay Zekâ Süreçleri
ABD öncülüğünde hız kazanan yapay zeka
dalgası, iş dünyasında beklentilerin ötesinde hızlı bir karşılık bulmaktadır.
Şirketler başta verimlilik artışı olmak üzere maliyet optimizasyonu ve
operasyonel etkinlik hedefleriyle yapay zeka entegrasyonlarına yönelmekte; bu
süreç artık yalnızca teknoloji şirketlerinin değil, geleneksel sektörlerin de
gündemine girmiş bulunmaktadır.
Veri analitiği, pazar
araştırmaları, döngüsel iş süreçlerinin otomatize edilmesi ve kontrol
sistemleri gibi alanlarda halihazırda uygulanabilir durumda olan ve düşük
bütçelerle erişilebilen çok sayıda yapay zekâ çözümü mevcuttur.
Kolayca gözlemlenen şekilde bu entegrasyonları hayata geçiren şirketler
rakiplerine karşı ölçülebilir bir rekabet avantajı elde etmekte; geride
kalanlar ise bu farkın hızla açıldığını görmektedir.
Türkiye'nin otomasyon
süreçlerine uyum hızının küresel trendin gerisinde kaldığı düşünüldüğünde, bu
dönüşümün dışında kalmak giderek daha ağır sonuçlar doğurabilecek bir risk
haline gelmektedir. Yapay zeka entegrasyonunu ertelemek
artık yalnızca bir verimlilik kaybı değil, orta vadede varoluşsal bir tehdit
olarak değerlendirilmelidir.
Şirketlere tavsiyemiz bu dönüşümü büyük ve
karmaşık bir proje olarak değil, küçük ve uygulanabilir adımlarla başlayan bir
süreç olarak ele almalarıdır. En basit ve tekrarlayan iş süreçlerinden
başlayarak yapay zeka entegrasyonuna adım atmak hem öğrenme eğrisini kısaltacak
hem de somut verimlilik kazanımlarını kısa sürede görünür kılacaktır.
EKOPOLİTİK GÜNDEM
ABD –
İran Savaşı
İslamabad’daki ilk tur görüşmelerde
tarafların “kalıcı anlaşma” arayışı sürse de, müzakereler nükleer dosya, Hürmüz ve dondurulmuş varlıklara erişim başlıklarında
dağılarak sonuçsuz kaldı; JD Vance “çok ilerleme kaydedildi” derken İran tarafı
ABD’nin taleplerini “maksimalist” bulduğunu ima etti.
Bununla birlikte, ABD yönetimi çatışmayı “tam uygulanana kadar sahada kalma” ve Hürmüz’de deniz trafiğine “geçiş güvenliği” şartı
koyan bir çerçevede yürütürken, İran tarafının yaklaşımı daha çok “savaşın sona ermesi” ve güvenlik/egemenlik garantileri etrafında
şekillenmektedir.
Ancak, Trump’ın Pakistan talebiyle
ateşkesi uzattığını duyurduğu süreçte İran’ın uzatmayı kabul etmediğine ilişkin
haber akışı, ateşkesin sahada kırılgan kaldığını göstermektedir; buna paralel
ABD’nin İran limanlarına yönelik ablukayı sürdürme niyeti gerilimi
uzatmaktadır.
Nisan kapanışında tablo, “müzakere var ama
uygulama sahada” ikiliğini güçlendirmiştir; bu nedenle kalıcı anlaşma
olasılığının, Hürmüz’de fiilî normalleşme ve
nükleer dosyada çerçeve mutabakat olmadan yükselmesinin zor olduğu tarafımızca
değerlendirilmektedir.
Hürmüz:
“ABD Özgürlük Projesi”, “İran 12 Maddelik Geçiş Protokolü”
Trump, Hürmüz’de mahsur kalan gemileri
serbest bırakmak üzere “Özgürlük Projesi”
adlı bir girişim başlatacağını duyurdu; İran tarafı ise geçişlerin kendi askeri
koordinasyonuna tabi olması gerektiğini savunmayı sürdürdü.
İran Meclisi’nde çalışılan 12 maddelik Hürmüz geçiş protokolü (İsrail
gemilerine geçiş yok; “düşmanca girişimde bulunanların” tazminat koşulu vb.)
deniz ticaretinin normalleşmesini daha da zorlaştırabilecek bir “siyasi
koşulluluk” üretmektedir.
Hürmüz’de risk artık sadece “geçişin açık/kapalı olması” değil; kimin hangi şartla
geçeceği sorusuna dönmüştür. Bunun, sigorta primleri ve navlunlar
üzerinden maliyetleri kalıcı biçimde yukarıda tutabilecek önemli bir risk
unsuru olduğu kanaatindeyiz.
Petrol Piyasası
Nisan ortasında ateşkesin bozulacağı
endişeleri ve Hürmüz çevresindeki gelişmeler petrol fiyatlarında sert
dalgalanmaya yol açmış; Brent ve WTI’da %5–7 bandında günlük hareketler
görülmüştür. Aynı dönemde OPEC+ içindeki 7 ülkenin Haziran için üretimi 188 bin
varil/gün artırma kararı ve BAE’nin 1 Mayıs itibarıyla OPEC/OPEC+’dan
ayrılacağını açıklaması, piyasanın arz tarafındaki koordinasyon algısını
yeniden şekillendirmiştir.
Bununla birlikte, piyasa “fiziksel akışlar normale dönmeden” ateşkes haberlerinin
kalıcı fiyat düşüşü üretmekte yetersiz kaldığını fiyatlamaktadır. Ancak,
arzın kalıcı kısıtlanması hâlinde küresel stok dinamiklerinin bozulabileceğine
ilişkin beklentiler güçlenmiş; “uzatma olsa dahi
stok erimesi” senaryoları gündeme taşınmıştır. Ayrıca artışın etkisi iki
nedenle sınırlı görünmektedir: Hürmüz geçişleri
aksamaya devam ederse üretilen petrolün sevkiyatı kırılgan kalacak; 188 bin
varil/gün artış ise Hürmüz’den geçen 20+ milyon varil/gün ölçeğindeki akışın
yanında çok küçük kalacaktır.
Bu çerçevede enerji maliyeti
varsayımlarının “yüksek oynaklık bandı” ile güncellenmesinin daha gerçekçi
olacağı; OPEC+ etkinliğinin de 2026’da giderek daha fazla jeopolitik erişim koşuluna bağlı hale geldiği tarafımızca
değerlendirilmektedir.
CBAM: Sertifika Fiyatı Açıklandı
Avrupa Komisyonu, 2026’nın
ilk çeyreğine (Q1) ilişkin ilk resmî CBAM sertifika fiyatını 75,36 €/tCO2e
olarak yayımladı; böylece mekanizma “raporlama” düzeyinden, maliyetin
doğrudan fiyatlandığı bir faza geçmiş oldu.
Komisyon fiyatlamayı EU ETS açık artırma
fiyatlarının ortalamasına dayandırıyor; 2026 boyunca fiyatlar çeyreklik
ortalama olarak hesaplanacak, 2027’den itibaren
haftalık ortalama fiyatlamaya geçilecek. 2026 için yayın takvimi de
netleşmiş durumda: Q2 fiyatının 6 Temmuz 2026, Q3 fiyatının 5 Ekim 2026, Q4
fiyatının ise 4 Ocak 2027 haftasında açıklanması öngörülüyor. Ancak, sertifika
fiyatının görünür olması tek başına yeterli değil; emisyon
verisi sunamayan/ doğrulama yapamayan tedarikçiler için “varsayılan değer”
uygulaması nedeniyle maliyetler daha sert oluşabileceğinden, ithalatçıların
tedarik zincirinde veri yönetişimi–doğrulama–sözleşme kurgusu üçlüsünü
hızlandırması beklenmektedir.
Nisan itibarıyla CBAM’ın Türkiye’den AB’ye
ihracatta “uyum” başlığını operasyonel bir
gereklilikten çıkarıp fiyatlama ve teklif disiplinini belirleyen bir
parametreye dönüştürdüğü kanaatindeyiz.
Tarifeler ve İkincil Yaptırımlar
ABD Hazine Bakanı Bessent, Yüksek Mahkeme
kararının ardından tarifelerin Temmuz itibarıyla önceki seviyelere
dönebileceğini söyledi. Aynı dönemde Bessent, İran petrolü alan ülkelere
ikincil yaptırım uygulanabileceğini vurguladı; Çin ise bu tehdidi “gayrimeşru”
bularak reddetti.
Bununla birlikte, Trump yönetiminin AB’den
ithal otomobil ve kamyonlara tarifeyi %25’e yükseltme kararı, transatlantik
ticaret hattında gerilimi artırmaktadır.
Ancak, ABD’nin tarife politikasının
dayanağına ilişkin hukuki tartışmalar ve farklı yasal dayanaklarla (örn. Trade
Act) yeni tarife mimarisi arayışları, şirketler açısından belirsizliği
“oran”dan çok rejimin öngörülebilirliği eksenine taşımaktadır.
Nisan itibarıyla şirketler için ana risk;
tarife oranından ziyade ikincil yaptırım riski, banka/ödeme kanalı riski ve
sözleşmelere tarife geçiş maddeleri ekleme ihtiyacıdır; bu eksende “uyum
maliyeti”nin artacağı tarafımızca değerlendirilmektedir.
Enerjide saatlik mahsuplaşma: çatı GES
yatırım modeli yeniden yazılıyor
Lisanssız üretimde 1 Mayıs
2026 itibarıyla mahsuplaşmanın aylıktan saatliğe geçeceği;
üretim ve tüketimin saat bazında netleşeceği duyuruldu.
Bu değişiklik “satış” odaklı modeller
yerine öz tüketim profili optimizasyonu
odaklı kurguya geçişi teşvik etmektedir.
Ancak, sanayicinin tüketimi akşam yoğun ise (üretim gündüz), saatlik
netleme satış gelirini azaltabilir; bu nedenle çatı GES yatırımlarında
depolama/shift çözümleri daha belirleyici hale gelebilir.
Yatırım geri dönüş hesabının yeniden
yapılması gerektiği; doğru kurgulanmayan projelerde
nakit geri dönüşün uzayabileceği tarafımızca değerlendirilmektedir.
Sorumluluk
Reddi Beyanı
Bu
bülten, genel bilgi amaçlı hazırlanmıştır ve yalnızca bilgilendirme amacı
taşımaktadır. İçerikteki bilgiler, herhangi bir yatırım, ticaret veya karar
alma sürecine doğrudan rehberlik etme amacı taşımamaktadır. Tüm okuyucular,
belirtilen konulara dair kararlarını vermeden önce bağımsız araştırma yapmalı
veya profesyonel danışmanlık hizmeti almalıdır. Bu bültende yer alan yorumlar
ve değerlendirmeler, editörlerin kişisel görüşlerini yansıtmakta olup, herhangi
bir kurum veya kuruluşun resmi görüşlerini temsil etmemektedir. Quartz A&C,
içerikteki herhangi bir hata veya eksiklikten dolayı sorumluluk kabul etmez.